Ekonomik Doktrinler 5 – Neo-Klasik İktisadi Düşünce Akımı

Smith’in «Ulusların Zenginliği» adlı yapıtı ile gelişmeye başlayan iktisat ilmi J.B. Say ve D. Ricardo’nun teorileri ile tamamen soyut bir bilim dalı haline gelmiş, 1870 lere gelene dek bu iktisatçıların teorilerine fazla bir katkı yapmadan aynı yolda pek çok iktisatçı yetişmiştir. Ancak, Tarihçi Okul’a mensup iktisatçılar, müdahaleciler ve sosyalistler tarafından klasik iktisadi düşünceye karşı ileri sürülen eleştiriler klasik teorinin bazı değişikliklerle yeni baştan inşa edilmesini zorunlu hale getirmiş ve soyutlama metodu ile saf ekonomi teorisini yeniden kurmayı, iktisat ilmini saf bir bilim dalı haline getirmeyi hedef alan yeni gelişmeler meydana gelmiştir. 

1870 lerde Avusturya’da Karl Menger, İngiltere’de Stanley Jevons ve İsviçre’de Leon Walras tarafından ortaya atılan marjinal değer teorisi ile başlayan bu gelişmeler ekonomi bilimine yeni boyutlar kazandırmış; ekonomi doktrinleri tarihinde «Neo-Klasik» düşünce adı altında toplanan ve ekonomi ilminde zamanımıza kadar süregelen önemli gelişmelere neden olmuştur.

Neo-klasik iktisat kuramı 1870’li yıllarda gerçekleşen marjinalist devrimle başlamıştır. O yıllarda Avrupa çok ciddi bir iktisadi ve siyasi bunalımın tam ortasındaydı. Kapitalist sistemin hızlı ve sınır tanımayan büyümesi, hemen hemen tüm piyasalarda oligopolistik ve tekelci yapıların ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Bu da üretim teknik ve ilişkilerini çok hızlı bir değişime uğratarak toplumsal düzende çok ciddi bir sarsıntı meydana getirdi. 1870’lere gelindiğinde, özellikle Avrupa’da, yukarda bahsedilen bunalım tüm ulusların tüm sınıfları tarafından derin bir şekilde hissedilmekteydi. Bu anlamda neo-klasik iktisadın tarihsel gelişimi üç aşamada incelenebilir.Bunlardan birincisi “marjinalist devrim dönemi” diyebileceğimiz 1871–1874 arasında yaşanan gelişmelerdir. William Stanley Jevons, Carl Menger ve Léon Walras’ın yaptığı çalışmalarda “azalan marjinal fayda” kavramı ilk defa kullanılmaya başlanmıştır. Bu yaklaşım zaman içinde Adam Smith, David Ricardo,John Stuart Mil ve Karl Marx tarafından biçimlendirilmiş olan klasik değer kavramının yerine geçmiştir. Bu bir devrim olmasına karşın neo-klasik teorinin egemen teori halini alması uzun zaman alacaktır. 1890–1894 yılları arasında John Bates Clark, Phillip H. Wicksteed ve Knut Wicksel tarafından marjinal üretkenlik teorisinin kurulması, yani marjinalci anlayışın üretim alanına sokulması neo-klasik iktisadın gelişimindeki ikinci sıçramayı yaratmıştır. Son olarak 1934–1947 dönemi neo-klasik iktisatta “Paretocu diriliş” dönemi olarak bilinir. John Hicks, Harold Hotelling, Oskar Lange, Maurice Allais ve Paul Samuelson’un çalışmalarıyla ordinal fayda kavramının ortaya koyulması ve neo-klasik değer teorisinin yerine oturtulması sağlanmıştır.

Neo-klasik iktisadın ortaya çıkış koşullarını incelerken önce 19. yüzyıldaki tarihsel koşullar ele alınarak klasik iktisadı işlevsizleştiren ve yeni bir teori kurulması ihtiyacını doğuran nedenler incelenecektir. Daha sonra bu koşullar üzerine ortaya çıkan marjinalist devrim neo-klasik iktisadın üç temel okulu ele alınarak aktarılacak ve son olarak da neo-klasik iktisadı klasik iktisattan ayıran temel farklar özetlenmeye çalışılacaktır.

Neo-klasik iktisadın ortaya çıkış sürecini biçimlendiren dinamiklerin doğru biçimde analiz edilebilmesi için öncelikle 19. yüzyıl Avrupa’sında yaşanan gelişmelerin ve bilimsel, sosyal, kültürel değişimin göz önünde bulundurulması gereklidir.Yüzyılın ilk yarısı boyunca egemen teori olarak güvenilirliğini koruyan Klasik iktisadın zaman içinde geçerliliğini kaybetmesine ve toplumsal problemlere çözüm üretememesine yol açan gelişmeler 1870’den sonra marjinalist bir “devrimin” ortaya çıkmasına ve yeni bir teorinin yavaş yavaş egemen konuma yükselmesine zemin hazırlayacaktır.

Klasik iktisadın ilk yıllarında Avrupa’da ortamın son derece uygun olduğu söylenebilir. Eski rejim ile 1789 ideolojisi arasındaki çatışma sürmektedir ama burjuvazinin varlığını sürdürmesi için tüm koşullar mevcuttur. Liberal sanayi ekonomisinin başarıya ulaşmaması için hiçbir neden yokmuş gibi görünmektedir. Kent burjuvazisi, artık iktidarını kesinlikle ortaya koymuştur ve henüz karşısında durabilecek bir güç de yoktur. Liberal söylemler de ekonominin gelişmesinde önemli bir rol oynar. Sanayi giderek artan bir hızla gelişmektedir ve sanayi ve ticaret kuruluşlarının sayısının artmasında rekabetin büyük payı vardır. Toplam üretim, yüzyılın ilk yarısında iki katına çıkar.

1890’larda krizlerden çıkan Avrupa çok büyük bir iktisadi büyüme sürecine girmiştir. Hızlı gelişen teknoloji ve alt yapı yatırımları Avrupa’da bir üretim patlamasıyla sonuçlanırken, artık iyice gelişen ve altın standardı uygulamasının kurlara getirdiği görece istikrarla canlanan uluslar arası piyasalar tüm Avrupa ülkelerinin dış ticaretini çok geliştirmişti. Bunların yanı sıra 1870–1890 krizlerinden ders alan Avrupa burjuvazisi sömürgelerden elde ettikleri nimetleri işçi sınıfıyla da paylaşmaya başlamış ve bu da, yine görece bir toplumsal barış sağlamıştı. I. Dünya Savaşı’na kadar gelişen ulaşım ve iletişim olanakları da iktisadi canlanmayı körükleyen etmenler olmuşlardı.Bu hızlı gelişme döneminde, neo-klasik iktisatçılar tutarlı bir yapı oluşturmaya başlamışlardır.

Klasikler sanayi kapitalizminin başlangıcında yaşamışlardır. Üretimi incelerken toplumun iktisadi yapısını da inceliyor; mübadele ve piyasa düzeniyle ilgili sorunları bu yapı için geçerli olan değişkenlerle açıklıyorlardı. Bu yıllarda hız kazanan sanayileşme ve kentleşme, beraberinde pek çok sosyal problemi de getirmiştir. Uzun çalışma saatleri, sağlığa zararlı çalışma koşulları, çocuk ve kadın işçilerin çalıştırılması, toplumsal sağlık problemlerinin ön plana çıkması ve bütün bu sorunların bir sonucu olarak devletin gittikçe daha fazla ekonomiye müdahale etmesi klasik teorinin temel taşını oluşturan laissez faire ilkesine istisnalar getirmeye başlamıştır. Fakat 19.yüzyıl sonunda, kapitalizme yöneltilen şiddetli eleştiriler toplumsal düzen konusunda tarafsız kalmayı imkânsız hale getirmekteydi.

19.yüzyıl, proletaryanın zafer kazanmış burjuva sınıfı karşısındaki sınıf olarak sesini yükseltmeye başladığı ve -özellikle yüzyılın ikinci yarısından itibaren- gücünü ciddi biçimde gösterdiği bir dönemdir. Yüzyılın ilk yarısında el emeğinin çok fazla olması sayesinde kapitalistler ücretleri baskılama olanağı bulmuştur. Kırsalda işçiler fabrika gelirlerine bir yan gelir kaynağı olarak baktığı için büyük bir sorun yoktur ama sanayinin yoğunlaştığı yerlerde tek gelir kaynağı fabrika olunca bol miktarda emeğin ve makinelerin rekabeti ücretleri çok düşük seviyelere çekmektedir. Reel ücret oranları bu süreç içinde sürekli düşme eğilimi gösterir. Ayrıca işçilerin çalışma ve yaşama koşulları da korkunç düzeydedir. İş güvenliği diye bir kavram yok gibidir. İş kazalarında binlerce insan hayatını kaybetmektedir. Yaşama koşulları da bir o kadar kötüdür.

Bu güvensizlik duygusu ve sefalet yavaş yavaş işçinin kendiliğinden örgütlenerek direnmesi sonucunu doğurur. İlk sendikalar biçimlenir ve sınıflar arası çatışmada gerilim artmaya başlar. 1831 Lyon başkaldırısı proletaryanın gücünü ve sistem için yarattığı tehlikeyi göstermesi bakımından önemlidir. Bunun arkasından yasalar sertleştirilerek önlemler alınmaya çalışılır. Burjuvazinin kendisini var ederken uyandırdığı bu sınıf artık burjuvazinin en büyük düşmanı olarak tarih sahnesindedir. Aynı dönemde sosyalist düşünce de büyük gelişim gösterir. İnsanı kurtarmak için toplumun örgütlenmesi gereklidir ve bunun için doğal liberalizme karşı uyanan tepki, dayanışma öğretilerinin ortaya çıkmasını sağlar. Saint-Simon, Blanc, Owen, Fourier, Proudhon gibi isimler proletaryanın kurtuluşu için çözümler üretmeye çalışır. Marx ve Engels’in 1847 tarihli Komünist Parti Manifestosu da “bütün ülkelerin emekçileri birleşin!” diyerek proletaryayı dayanışmaya çağırmaktadır. 1857 yılında baş gösteren dünya çapındaki aşırı üretim bunalımı üzerine kızışan ortamı Marx ve Engels yaklaşan devrimin habercisi olarak yorumlar. Yüzyıl bitmeden toplanacak olan iki “Enternasyonal” ile de sosyalist hareket dünya çapında ses getirecektir.

İşçi sorunu öylesine dayatılmaktadır ki hiç kimse görmezden gelemez. Sanatta, toplumsal kültürde proletaryanın çektiği acıları dile getiren sesler yükselir. Hıristiyanlıktan esinlenen bir sosyal hareket ortaya çıkar. Proletaryanın acılarını hafifletmek için bazı çabalar harcanması gündeme gelir. 14 saate varabilen çalışma sürelerine, kadın ve çocuk işgücüne, çalışma koşullarına ilişkin kanunlar çıkartılır. Ayrıca bazı diğer toplumsal konularda da “bırakınız yapsınlar”düşüncesinin çözüm üretemediği görülmektedir. Dönemin düşünürleri; toplumsal sağlık problemleri, fakirlik,oy hakkı konularında kafa yorarlar. Bunların sonucu devletin sisteme giderek daha fazla müdahale etmesidir. Kamu hizmetinin verilebilmesi için giderek daha fazla kamu kuruluşu kurulmaktadır. Tüm bunlar liberal öğretiye aykırı gelişmelerdir ve klasik iktisadın liberal söylemlerinin ciddi biçimde sorgulanmasına neden olur.

Ondokuzuncu yüzyıl içinde bilimsel yöntemlere duyulan saygı artmaya başlamıştır. Bilimin insan yaşamına yaptığı katkı, sanayide görülen atılım, yeni keşiflerin yapılması, kimyada ve diğer alanlarda yaşanan gelişmeler bilimin cazibesini artırmıştır. Bilimin kendine olan güveni arttıkça yöntemleri ve örgütlenişi de gelişmeye başlamıştır. Özellikle matematik alanındaki ilerleme, bilimsel bir yöntem olarak büyük bir saygınlık kazanmasını sağlamıştır. Matematik tümevarımsal düşünce biçimi yaygınlaşmıştır. Matematikteki bu ilerleme Walras ile birlikte iktisatta da yansımasını bulacaktır.

Klasik teorinin temel özelliklerinden biri, objektif olmasıdır. Temel ilgi alanı mal üretimi, bu üretimi etkileyen fiziksel çevre koşulları ve bu üretimin maliyetleri olmuştur. Değerlendirmelerini objektif maddi koşulları göz önünde tutarak yapmaktadır. 1850’lerden itibaren ise düşünce alanında sübjektivist görüş, yani var olan her şeyin ancak düşünen bir özneye, ona gerçeklik veren bir bilince göre gerçeklik ve değer kazandığını öne süren anlayış görülmeye başlamıştır. Avrupa’da sübjektivist düşünceye yakın bir anlayışa sahip olan Katolikliğin yükselişe geçmesinin yanında, psikoloji gibi bilimlerdeki gelişmeler de bu ilerlemeyi desteklemiştir. Weber ve Fechner ilk orijinal dürtü ne kadar güçlü olursa ortaya çıkan tepkinin artması için bir sonraki dürtünün daha yoğun olması gerektiğini gözlemlemiş ve “bir duygu yoğunluğunun aritmetik oranda artması için dürtünün geometrik oranda artması gereklidir”sonucuna ulaşmışlardır. Bu sonuç, iktisatta azalan marjinal fayda ilkesine temel oluşturmuştur. İktisatta kişinin kendi düşünceleri, değer yargıları, alışkanlıkları, içgüdüleri gibi kavramlar ele alınmaya başlanmıştır. Bu değişimde klasik iktisadın değişik yer ve zamanlara uyum sağlayamaması ve güvenilirliğini kaybetmesinin büyük payı vardır.

İnsanların iradelerine daha fazla önem verilmesi gittikçe artan sayıda iktisatçı tarafından savunulurken bu düşünceden iki ayrı yaklaşım çıkmış, bir grup değerin sübjektif yönüne eğilerek fayda değer kavramını kurmuş, diğer grup ise insanın doğa güçleri üzerindeki kontrol yeteneğini ön plana çıkartarak kurumların önemini vurgulamıştır. Sübjektivist yaklaşımı benimseyen iktisatçılar tarihsel süreç içinde daha sonra matematiksel yöntemi belirleme ve maliyet kavramına verilen önem konularında da ayrışmalar yaşamışlardır. Jevons, Walras, Fisher’in başı çektiği ve matematiksel yaklaşımı benimseyen grup iktisadi olayların kantitatif olarak ifade edilebileceğini kabul ederken Menger, Wieser, Böhm-Bawerk, Clark gibi isimlerin temsil ettiği matematiksel olmayan ve “psikolojik okul” olarak isimlendirilen grup ise sübjektivizmi ilgilendiren psikolojik etkenler üzerinde durmayı tercih etmişlerdir.

Yukarıda aktarılan gelişmeler varlık koşullarını zorlamakla birlikte, Klasik iktisat 1850’lere kadar egemen iktisadi düşünce olarak kalmayı başarmıştır. Bu tarihten sonra ise Klasik teorinin söylemleri ciddi biçimde sorgulanmaya başlamıştır. Bilimsel anlamda yaşanan gelişmeler yeni bir teori yaratmaktan uzak olsa da, klasik iktisadın birçok teorisinin çökmesine zemin hazırlamıştır.

1850’den itibaren Avrupa nüfusunun hızla artmasıyla birlikte tarım üretiminin de iyileştirilmesi, Malthus’un nüfus teorisine duyulan güvenin bütünüyle yok olmasına yol açmış ve bu teoriyi en çok eleştirilen kavramlardan biri haline getirmiştir. Malthus’un nüfus geometrik olarak artarken yiyecek maddelerinin aritmetik olarak arttığını ve bu yüzden nüfus artışının insanlığı çıkmaza sokacağını söylemesi, hem nüfus ile ilgili karamsar öngörülerinin doğru çıkmaması nedeniyle, hem de asıl suçluyu gizlediği iddiasıyla eleştirilere uğrar. Yaşanan problemlerde zenginliğin eşitsiz dağılımının ve mülkiyetin küçük bir azınlığın elinde toplanmasının asıl suçlu olduğu yönünde sesler yükselir. Klasikler Malthus’u savunmaya çalışırken sosyalist yazarlar eleştirirler. Karl Marx’a göre Malthus işçiyi bir yük hayvanı gibi görmektedir.Üstelik açlıktan ölürken bir de bekar yaşamaya zorlamaktadır. Tüm bu gelişmeler Malthus’un Klasik teorinin bölüşüm alanındaki temel taşlarından biri olan teorisinin geçerliliğini yok etmiştir. Aynı dönemde J.S. Mill’in daha önce kabul etmiş olduğu “ücret fonu” teorisini reddetmesi klasik teorinin bir başka alanda daha çökmesine yol açmıştır. Klasiklerin iyimserliğine karşın ekonominin durumu da liberal söylemleri her zaman haklı çıkartmaz. Sismondi ve daha sonra Marx, yaşanan duraklamanın kapitalizmin içsel bir özelliği olduğunu ilan ederler. Kapitalizmin bunalımları sosyalist düşünürler tarafından kapitalizmin sonunu getirecek işaretler olarak görülürken liberaller gelişmenin zorunlu sonuçları ve sistemin gelişmesini durduramayacak etkenler olarak bakarlar. Yine de bu durum başta ABD olmak üzere bazı ülkelerde sanayiyi koruyan politikaları destekler. Karl Marx kapitalist karın kaynağı olarak ücretli kesimin sömürüsünü gösterir. Liberal sistemin savunusu yapılırken yanıtlanması gereken en önemli sorulardan biri işte bu karın kaynağı meselesi olacaktır ve bu konuda yapacağı çalışmalar Eugen Böhm-Bawerk’e büyük prestij sağlayacaktır. Ricardo’nun toprak rantı teorisi emek değer anlayışının temelini oluşturur ve 19. yüzyılın ikinci yarısında biçimlenen emek değer teorilerinin hareket noktasıdır. Klasik teorinin bir diğer önemli dayanağını oluşturan bu teori Jevons’un marjinalist devrimi başlatan 1871 tarihli “Theory of Political Economy” isimli kitabıyla yıkılır. Jevons bu kitabında değeri marjinal fayda kavramıyla açıklamış ve emek değer teorisini şiddetle eleştirmiştir. Bu gelişme liberal sistemin geleceği için çok önemlidir. Son yıllarda yükselen işçi hareketleri ve sosyalist hareket sistemin geleceği için tehlike oluşturmaya başlamıştır ve bu hareketin teorik zemininin çökertilmesi stratejik bir öneme sahiptir. Jevons kitabında bunu şu sözlerle ifade eder: “Sayıları gittikçe artan ve örgütlenme güçlerini geliştiren işçi sınıfı, siyasal ve ekonomik özgürlüğümüzün gelişmesini durdurmaya yönelebilir. Bu yüzden emeğin hiçbir biçimde değer yaratmadığını ortaya koyan bir kuram geliştirmeliyiz”.

Özetleyecek olursak 1870’lere gelindiğinde artık liberal düzen tutucu güçlerle sosyalizm arasında sıkışmış haldedir. Klasik iktisadın rant teorisi dışında tüm teorileri ciddi eleştirilere uğramakta ve var olan problemlere çözüm önerememektedir. Bir tarafta sosyalist partiler kurulup enternasyonaller sürerken Marksist iktisat dünya çapında ses getirmeye başlamaktadır. Liberalizmin geleceği, devletin ekonomideki rolü, iktisadın yöntemleri ve klasik teorinin geleceği en çok tartışılan konular arasındadır.

İşte tüm bunlar olurken marjinalist gelişim kendini göstermeye başlamıştır. Marjinal devrimin genel olarak 1870’lerde ortaya çıktığı kabul edilmekle birlikte marjinal fayda kavramının kullanılması 1850’lerde Gossen’a, hatta 1940’larda Bentham ve Dupuit’e kadar geri götürülebilir. Fransız Jules J. Dupuit 1844 tarihli “De la mesure de l’utilité des travaux publics” isimli çalışmasında bu kavramdan bahsetmiştir. Günümüzde bazı iktisatçılar marjinalizmi Gossen ile başlatmayı tercih etmektedir. Tüm bu isimleri marjinalist devrimin öncüleri olarak saymak mümkündür ama yaptıkları çalışmalar, yapıldıkları tarihlerde bilimsel ve toplumsal koşulların uygun olmaması nedeniyle etkili olamamıştır. Bu kavramın analitik bir çerçeve oluşturacak, hatta yeni bir paradigma ortaya koyacak kadar bütünsel bir ifadesi ancak 1870–1900 yılları arasında mümkün olabilmiştir. Bu zaman dilimi içinde önce talep teorisine uygulanan marjinal fayda kavramı daha sonra üretim ve gelir dağılımı konularında da yerini almıştır. Böylelikle marjinallik kavramı mikro iktisat olarak bilinen her alanda kul anılabilir hale gelmiştir. Bu tarihsel süreç içinde “marjinal fayda” kavramını bulan iktisatçılar “birinci kuşak” olarak isimlendirilirken marjinal üretkenlik kavramını bulan iktisatçılar “ikinci kuşak” olarak tanınmıştır.

Birinci kuşak marjinalistler 1871–1874 yılları arasında birbirlerinden habersiz olarak ayrı ayrı ülkelerde görüşlerini biçimlendirmiştir. İngiltere’de William Stanley Jevons (1835–1882) “Politik Ekonomi Teorisi” ve Avusturya’da Carl Menger (1840–1925) “İktisadın İlkeleri” kitaplarını 1871 yılında, İsviçre’de Leon Walras (1834–1910) ise “Ekonomi Politiğin Unsurları ve Toplumsal Zenginlik Teorisi” isimli kitabını 1874–1877 yıllarında yayınlayarak marjinal fayda kavramını ortaya atmıştır. Bu çalışmaların ortak noktası değişim değerini belirleyen etkenin “üretim maliyeti”değil “marjinal fayda” olduğunu öne sürmeleridir. Bu çıkışla birlikte hem klasik teoriden, hem de Marksist teoriden kesin bir kopuş yaşanmıştır. Bu iktisatçılar ve takipçilerinin çalışmaları ilerleyen yıllarda sırasıyla Londra Okulu, Lozan okulu (matematikçi okul) ve Avusturya okulu (psikolojik okul) olarak tanınacaktır. Matematikçi okul marjinal faydayı matematiksel formüllere bağlamaya çalışırken psikolojik okul son birimin yararını tüketicinin ruhsal eğilimlerine göre ölçmeye yönelik çalışmalar yapacaktır.

Neo-klasik teorinin genel hatlarını L.Walras’ın (1834–1910)çizdiğini söyleyebiliriz. Walras’ın çağdaşı olan A. Marshal (1842–1924) Adam Smith geleneğini devam ettirerek kısmi denge analizini kul anmış ve piyasalarda kısmi denge üzerinde durmuştur. Bununla birlikte analizinin zaman aralıklarını içermemesi, genel bir denge modeline ulaşabilmesini engellemiştir. Walras bu zorluktan kaçınmak için statik bir model kul anmayı tercih etmiştir. Walras analizi bu yöntemleriyle matematiksel analizin de önünü açmıştır. Statik bir modelin tıpkı fizik gibi matematiksel bir yapı üzerine kurulması çok daha kolaydır. Bu yüzden bu statik model iktisadın “doğal bilimler gibi bir bilim” olma yolunda ilerleyişinde çok önemli bir rol oynamıştır. Pareto, Hicks ve Samuelson gibi isimlerin ürettiği kavramlar ve uyguladıkları yöntemler tam rekabet ve pareto optimum gibi bazı önemli kavramlara ulaşılmasını sağlamıştır[15]. Marjinalist devrim Menger, Javons ve Walrass tarafından başlatıldıktan ve konu ile ilgili yayınlar yapıldıktan sonra 10 yıl kadar süren bir sessizlik dönemi başladı. Bu dönemde neo-klasik iktisat kuramı ile ilgili yeni çalışmaların yapılmamış olması o devirde Avrupa’nın içine düştüğü iktisadi bunalımlarla açıklanabilir. Ne var ki 1880’lerden 1890’ların ortalarına kadar neo-klasik iktisat kuramı tam anlamıyla bir patlama yapmıştır.Bugün iktisada giriş kitaplarında okutulan kuramlar arka arkaya akademik makalelere konu olmaya başlamıştır. Edgeworth, Wickstead, Pigou, Böhm-Bawerk, Wieser, Pantoleoni, Barone, Pareto, Wicksell, Cassel, Fisher, Clark bu dönemde neo- klasik iktisat kuramına katkıda bulunan en önemli iktisatçılar olmuşlardır. Daha sonraları, 1870’lerde Menger, Walrass ve Javons’un önderliğinde gelişen marjinalist hareketin gerçekten bir devrim olup olmadığı veya klasik kuramın devamı olup olmadığı çok tartışılmışsa da, kesin olan şey bu hareketin 19.yy’ın sonlarından itibaren iktisadi paradigmayı kökünden değiştirmiş olduğudur.94 Neo-klasik iktisat, klasik iktisattaki emek – değer teorisini ve dolayısıyla onun getirdiği bir sürü sorunu bir kenara bırakarak, kendi içinde daha tutarlı, matematikselleşmeye ve soyutlamaya çok daha uygun fayda değer teorisini ikame etmiştir. Bu, gerçekten de iki okul arasındaki en temel kopuş noktasıdır. Klasikler değişim değerini temel alırken neo-klasik iktisatçılar kullanım değerini temel almıştır. Onlara göre değiştirme değeri, kullanım değerinin (faydanın) bir ürünüdür. Kullanım değeri nicelik olarak ifade edilemez. Bu yüzden de kullanım değerinin karşıladığı ihtiyaç miktarla saptanmalıdır. İnsan bedava olan havaya elmastan daha çok ihtiyaç duyar. Bu yüzden ihtiyacın niceliği değil, tatmin edilmeyen ihtiyacın son biriminin niceliği ölçülmelidir.

Klasiklerde fayda, yalnızca malın bir özelliği olarak algılanır. Bu yüzden de klasik iktisatçılar mal ile tüketici arasındaki ilişkiyi incelememiştir. Smith’in ünlü elmas-su paradoksu bu yüzden çözümsüz kalmıştır. Marjinal fayda, bir malın ilave bir biriminin belli bir tüketici için olan “sübjektif değerini” yani isteği tatmin gücünü gösterir. Bireyin bir mala verdiği önem o malın ne derecede kıt olduğuna bağlıdır. Malın arzı ne kadar fazlaysa marjinal ünitenin önemi de o oranda az olacaktır. Suyun bir fiyatının olmamasının nedeni arzının talebinden çok daha fazla olmasıdır. Aynı şekilde elmasın değerinin altında da kıt olması yatar. Bu mantık kullanılarak ekonomik değer, üretim alanından tüketim alanına ve nesnellikten öznelliğe kaydırılmıştır. Bir malın değeri artık malın kendisinde değil malın alıcısındadır. Klasik iktisatçılarda değeri üretim maliyetinin belirlemesi geçersiz bir yaklaşım olmasına karşın nesneldir. Marjinalcilerin değerin kaynağı olarak faydayı ele almış olmaları ise öznel bir anlayış olduğu için yine yanlıştır. Çünkü değer artık tüketimde belirlenmektedir ve üretici değeri belirleyemez. Çöldeki bir insan için bir bardak su paha biçilmez iken suyun bol olduğu bir şehirdeki insan için değeri sıfırdır. Değeri malın kıtlık derecesi belirler. Aynı mantığa göre müteşebbisler işçilerden daha çok kazanırlar çünkü girişimci sayısı az, işçi sayısı fazladır.

İktisadın meşhur “kıt kaynakların etkin dağıtılmasıyla maksimum fayda elde etmenin yolunu araştıran bilim olduğu tanımı da bu dönemde literatüre girmiştir. Dolayısıyla neo-klasiklerin temeli rasyonalite (rasyonel homoeconomicus) ve maksimum fayda unsurlarından oluşmaktadır. Neo-klasik iktisatta temel hareket noktası rasyonel davranan bireydir. Bunun anlamı üreticilerin kar, tüketicilerin fayda maksimizasyonu peşinde koşmasıdır. İnsanların tercihleri ile teknoloji veridir. Tarihsel zaman yerine kavramsal zaman söz konusudur. İşte bu çerçeve neo-klasik iktisadın tarih, sosyoloji, siyaset, psikoloji ve sınıf ilişkileri ile temasını keser. Neo-Klasikler’in görüşleri iktisat literatüründe “Piyasa Ekonomisinin Başarısızlığı” olarak da bilinmektedir. Klasik İktisada önemli bir katkı olarak kabul edilen Neo-Klasik İktisat, piyasa ekonomisinin tek başına optimumu sağlamaktan uzak olduğunu bu nedenle kamu ekonomisine gerek olduğunu savunmaktadır. Neo-Klasikler’e göre piyasa ekonomisini başarısızlığa uğratan başlıca faktörler; tam rekabetin gerçekleştirilememesi dışsal ekonomiler, içsel ekonomiler, kamusal malların üretilme zorunluluğu ve marjinal maliyetin sıfır olduğu üretim faaliyetlerinin varlığıdır. Bilindiği gibi, fiyat mekanizması düzgün işlediği sürece ekonominin doğal olarak dengeye geldiğini savunan Klasik liberal akım, zamanla geniş tepkiler alıp, çürütülmeye başlanınca, Klasik Ekolün revizyonu olarak da nitelendirilen Neo-klasik liberal akım ortaya çıktı ve üretici-tüketici gibi küçük karar birimlerinin davranışlarını incelemeye yöneldi. Böylece, Klasiklerin ortaya koyduğu makro ekonomik yaklaşım korunmakla birlikte, mikroekonomik görüş ile ilgili konular ön plana çıktı. Ancak ikisinin de ortak paydası “homoeconomicus”(ekonomik adam)olarak kabul ettikleri bireylerin kendi çıkarlarına göre hareket ederken, uzun dönemde de toplumun refahını artıracak şekilde hareket etmiş olduklarıdır.Yani bireyin çıkarları, toplumun da çıkarlarıdır.Buna göre her iki ekol de ekonomiyi insan için bir araç olarak görmez, insanı ekonomi için bir araç gibi, homo economicus olarak görür. Herşey ekonominin, ekonomi de sermayenin hizmetinde olmalıdır.

Marx, Ricardo ve Smith’in görüşleri etrafında değişik kol ardan gelişen klasik iktisat kuramının en önemli gündemi büyüme sorunuydu. Neo-klasik iktisat kuramı ise yarattığı paradigmanın kalbine sınırlı kaynakların paylaşılması sorununu koymuştu. Bu temel fark dışında neo-klasik iktisat kuramı klasik kuramdan altı önemli noktada ayrılıyordu:

 a) Neo-klasik iktisat kuramının ana fikri daha sonradan Samuelson tarafından şöyle ifade edilmiştir: Bütün iktisadi problemlerin temelinde basit bir prensip vardır: Belirli kısıtlamalar altında maksimizasyon yapmak. Bu anlayış iktisat problemlerinin çok basit bir mekanik soruna indirgenmesi anlamına Neo-klasik iktisat kuramı bu çerçevede tüm iktisadi hayatın, iktisadi ünitelerin iktisadi ilişkilerden elde edecekleri faydayı maksimize etmesine dayanmaktadır.

b) Günümüzde halâ etkisini sürdüren faydacı siyasi iktisat çerçevesinde yeniden formülize ettikleri değer kuramı ve azalan marjinal fayda hipotezi klasiklerden farklı olarak ortaya koydukları en önemli yaklaşımlardır. Bu sayede insan davranışını akılcı hesaplamalarla fayda maksimizasyonu yapmaya dayandıran evrensel bir şablon elde etmişlerdir.

c) Malların ve üretim faktörlerinin tam olarak ikamesi prensibini geliştirmişlerdir. Böyle bir anlayış klasiklerde yoktur.d) İktisadi birimlerin bireyselliği fikrini geliştirerek Marksist kuramları geçersiz kılmışlardır. Klasikler üçlü sınıf ayrımını kabul ederlerken, neo-klasikler atomisite niteliğinde bir toplumsal yapı tasarlamışlardır[22].e) Geliştirdikleri iktisadi kanunların evrensel olduğunu iddia etmişlerdir. Bu anlayış kaynakların kısıtlılığı varsayımına dayanmaktadır. Böylece iktisadı, doğa bilimlerine yaklaştırmaya çalışmışlardır. Bunu sağlamak için kuramlarında evrensel bir doğrulayıcı dil olarak matematiği kullanmışlardır.

f) Klasiklerin nesnel bir temele dayanan emek değer kuramının yerine öznel bir değer kuramı geliştirmişlerdir. Bu kurama göre bir malın fiyatı onun marjinal faydasına eşittir. Klasikler ise bir malın fiyatını o malı üretmek için toplumsal olarak gerekli olan birim emek cinsinden ifade etmekteydiler. Bu altı nokta neo-klasik iktisat kuramının genel çerçevesini çizmektedir. Daha sonraları ufak tefek düzeltmeler yapıldıysa da özellikle yöntem konusunda genel yaklaşım korunmuştur.

Özetle neo-klasiklerin temel savlarını söyle sıralayabiliriz

-Aksak rekabetin olumsuz sonuçlarının ortadan kaldırılmasını savunurlar.

-Pozitif dışsallığın bulunduğu alanlardaki faaliyetlerin devletçe desteklenmesini, negatif dışsallığın bulunduğu faaliyetlerinde ya bizzat devletçe yapılmasını ya da bu faaliyetleri yapan özel birimlerin düzenleyici vergiler gibi kural ara tabi tutulmalarını savunurlar.

-Pozitif içselliğin söz konusu olduğu faaliyetlerin KİT’ler aracılığıyla bizzat devletçe yerine getirilmesini savunurlar.

-Tam kamusal mallar dışında yarı kamusal, doğal tekel mallarında kısmen devletçe üretilmesini savunurlar.

-Emek-değer teorisinden ziyade malların faydalılık dereceleri üzerinde durmuşlar.

-Toplumsal uyumun sınıflar arası ilişkilerden değil, bireysel faydadan
kaynaklandığını savunurlar.

-İktisadi faaliyet ve teorilerin matematiksel analizini yapmışlar, bunun için daha çok akılcı, soyutlayıcı statik denge analiz yöntemlerini kullanmışlardır.

Neo-klasik iktisat kuramının başarısının sebeplerini iki başlık altında
inceleyebiliriz:

1.İçsel Sebepler: Neo-klasik iktisat kuramı klasik kuramın açıklayamadığı, piyasada fiyat oluşumu, gelir dağılımı düzeneği, kaynakların erimli kullanılması için gerekli olan şartlar gibi konuları tutarlı bir şekilde açıklamaktaydı.

2.Dışsal Sebepler: En önemli dışsal sebep klasik kuramın ortaya koyduğu kavramlar ile kapitalizmi eleştiren sosyalistlere karşı, Avrupa egemen çevrelerinin tutarlı bir iktisat kuramı arayışı içerisine girmiş olmalarıdır.

Neo-klasik iktisat kuramı 20. yüzyılın çift kutuplu dünyasında özellikle kapitalizminin desteğini alarak ana akım haline gelmiştir. Ana akımla kastedilen iktisat eğitiminin temeline yerleştirilmiş olması ve iktisadi çalışmaların %95’inin kuramsal referans kaynağı olmasıdır. Günümüzde, Türkiye’de dahil serbest piyasa ekonomisini benimsemiş olan ülkelerin üniversitelerinin iktisat bölümleri lisans ve lisansüstü öğrencilerine giriş derslerinden başlayarak neo-klasik iktisat kuramı çerçevesinde oluşturulmuş olan modelleri öğretmektedirler. Neo-klasik kuram 1870’li yılların başında ortaya çıkmış ve o günden bu yana iktisat biliminin merkezi paradigmasını oluşturmuştur. Hatta bu öylesine güçlü bir hakimiyettir ki, günümüzde iktisat dendiğinde anlaşılan neo-klasik paradigma eksenli bir bilimdir.

Bu makalede aşağıda yer alan kaynaklardan dolaylı veya direkt olarak
faydalanılmıştır. Aşağıda yer alan kaynaklarında incelenmesi faydalı olacaktır.

Kaynaklar:

Orhan, G, 2015, http://akademikblog.com/neoklasik-iktisat/, Akademik Blog,
[Ziyaret Tarihi:25.12.2015]

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*