Ekonomik Doktrinler 3 – Klasik İktisadi Düşünce Akımı

1776 ve 1843 yılları arasında yaşanan iktisadi gelişmeleri etkileyen ve Batı’ya hâkim olan iktisadi düşünce akımıdır. Açıkçası bu dönemler 1776 da klasik iktisadın temel kurucusu olan Adam Smith’in önemli eseri olan “Ulusların Zenginliği” ile başlamış ve 1843 John Stuart Mill tarafından yayınlanan “Siyasal İktisadın İlkeleri” eseri ile son bulmuştur.

Adam SMITH (1723-1790)

Adam Smith 1723 yılında bir gümrük memurunun oğlu olarak İskoçya’nın küçük bir kasabası olan Kirkcaldy’de doğmuştur. On dört yaşında Glasgow Üniversitesi’ne başlayan Adam Smith matematik ve doğal felsefe konularına olan ilgisine karşın ahlak felsefesi profesörü Hutcheson’dan etkilenmiştir. 3 yıl sonra bu etki ile papaz olmak üzere gittiği Oxford Balliol College’da David Hume’un bir kitabını okuduğu için cezalandırılınca hocalarıyla anlaşmazlığa düşmüş ve çalışmalarını ahlak felsefesi üzerinde yoğunlaştırmıştır. Altı yıl ülkesine hiç dönmeden Oxford’da Yunan ve Latin klasikleri ile Fransız edebiyatından eserlerin yanı sıra, modern felsefe, politika, ahlak üzerine de sürekli okumuştur.

İki yıl kadar Kirkcaldy’de çalışmalarını sürdürdükten sonra Edinburgh’a geçen Smith, burada Lord Kames ve Felsefe Topluluğu’nun desteğiyle çeşitli konularda konferanslar vermiştir. 1751’de Glasgow Ünivesitesi’ne çağırılan Smith, sonraları hayatının en yararlı, dolayısıyla en mutlu ve gurur verici yılları olarak değerlendirdiği üniversitedeki on iki yılının ilk aylarını mantık, daha sonra ahlak felsefesi profesörü olarak sürdürmüştür. Bu zaman zarfındaki dersleri ve konferansları doğal ilahiyat, ahlak, hukuk ve siyasi ekonomi üzerine olmuştur. Smith, 1759 yılında ilk eseri olan “The Teory of Moral Sentiments-Ahlaki Duygular Kuramı”nı yayımlamıştır.

İlk kitabının büyük ilgi uyandırmasının ardından Smith, dönemin maliye bakanlarından Charles Townsend’in üvey oğlunun özel öğretmeni olarak Paris’e gitmiş, daha sonra onsekiz ay kalacakları Toulouse’a geçmişlerdir. Smith oradan yazdığı bir mektubunda vakit geçirmek için yeni bir kitaba başladığından söz etmektedir. Birkaç ay içinde Fransa’daki çevresi ve Fransızcası gelişen Smith, Güney Fransa’da birçok yeri dolaştıktan sonra gittiği Cenevre’de Voltaire’le, 1766 yılında Paris’e döndükten sonra da fizyokratlarla tanışmıştır.

1766 Kasım’ında Smith Londra’ya geldikten birkaç ay sonra, doğduğu yere, Kirkcaldy’ye geri döndü. 1773 yılına kadar kitabı üzerinde çalıştı. 1773 yılında Londra’da kitabı üzerine çalışmalarını sürdüren Smith, burada eski ABD başkanlarından Benjamin Franklin ile de temas halindeydi. Franklin, Smith’in kitabın her bölümünü kendine okuduğunu ve tartışmalardan sonra düzenlenmiş şeklini tekrar gördüğünü söylemişti. Smith çok büyük ihtimalle Amerika hakkındaki bilgilerini Benjamin Franklin’den edinmiş, sömürgelerin yeryüzünde görülmüş en büyük ve en inanılmaz ulusu yarattıklarını Franklin’in etkisi ile yazmıştı.

Bütün bunların sonucunda “Ulusların Zenginliği” 9 Mart 1776’da yayımlandı ve ilk baskısı altı ay içinde tükendi. Smith yaşadığı sürece kitabı 5 baskı yaptı. Almanca, Fransızca, Flemenkçe ve İtalyanca olmak üzere çeşitli dünya dillerine çevirileri yapıldı. Smith’in bu kitabı özgün bir çalışma olmamakla birlikte bir başyapıt olarak değerlendirilmektedir.

Smith 1777 yılında Edinburg Gümrükleri görevlisi olarak çalışmaya başlamıştır. Yaşamı boyunca serbest ticareti savunmuş birinin bu göreve atanmış olması zaman zaman bazı çalışmalarda bir talihsizlik olarak nitelendirilmekle birlikte, Smith bu göreve getirilmekle yaptığı hizmetlerden dolayı siyasi iktidar tarafından ödüllendirilmiş ve bu görevden çok büyük gelir sahibi olmuştur. Smith gümrükteki görevi sırasında iktidarla ilişki içinde olmuş, hükümet üyeleriyle fikir alışverişi yapmıştır. Lord North, 1777 ve 1778 bütçe düzenlemelerinde Smith’in önerdiği yeni vergilendirme tekniklerinden yararlanmıştır. Yine Smith’in hükümet üyeleriyle yaptığı görüşmeler sonucunda 1778’de İngiltere’nin Amerika politikası ve 1779’da İrlanda’ya serbest ticaret politikası kararı alınmıştır. Dolayısıyla Smith’in görüşlerini ekonomik düşüncenin gelişmesinin bir ürünü olmaktan çok dönemin koşullarının İngiltere ve Batı adına kutsanması olarak değerlendirmek gerekir. Adam Smith dünya egemenlik ilişkilerinde ekonominin temel alınmasını ön plana çıkaran kişidir. Bu açıdan eseri “Ulusların Zenginliği” de dönemin kaygılarını belirlemek açısından önemlidir. O dönemdeki kaygı, zenginliğin akışının devamının sağlanması için gereken üretim örgütlenmesinin bulunması ve zenginliğin toplumsallaşması yani toplum ilişkileri içindeki yerini bulabilmesidir. Smith, dönemin kaygılarına getirdiği yanıtları bir mantık dizgesi içinde yer vermeye çalışmıştır. Ona göre ekonomi ulusların zenginliğinin nasıl oluştuğunu, nelerden meydana geldiğini, nasıl artabileceğini araştırır. Bu açıdan Smith, ekonomiye daha önceki tanımlardan yeni bir anlam yükleyerek, siyasal bir anlam yükleyerek, yeni bir bilimin doğuşuna hizmet etmiştir.

İşte bütün hayatı öğrencilik, hocalık ve devlet işleriyle geçen bu büyük adam, çok sakin bir yaşamdan sonra 1790’da 67 yaşındayken Edinburgh’de ölmüştür. Pratik hayatta, özelliklede iş hayatında huzur bulmayan dalgın bir entelektüel olarak yaşamıştır. Uzun süre çok sınırlı bir gelirle geçinmek zorunda kalan Smith, 1778 yılından sonra maddi durumu düzelince de hayat tarzını değiştirmemiştir. Ölmeden önce yakılmasını vasiyet ettiği notları arasında, bilim ve sanat tarihine ve bunların uygarlık üzerine etkilerine dair yazılar da bulunmuştur. Anlaşılıyor ki Smith, toplumsal hayatın bütün olgularını incelemek, bugünkü anlamıyla statik ve dinamik sosyoloji yapmak istiyordu. Adam Smith’in düşünceleri en çok uygulama alanı bulan fikir sistemlerinden biridir. Neredeyse hiçbir ekonomist, düşüncelerinin devlet adamları tarafından uygulandığına onun kadar şahit olmamıştır. Ünlü İngiliz siyaset adamı William Pitt, Adam Smith’le sık sık görüşür ve ekonomik sorunlar hakkında onun düşüncelerinden yararlanırdı.

a) Ulusların Zenginliği

Bu kitabın ana konusu ekonomik büyümedir.

Ölümünden kısa bir süre önce Smith, neredeyse bütün yayımlanmamış yazılarını yoketmişti. Sanıldığı kadarıyla, son yıllarında iki büyük tez üzerinde çalışıyordu; bir tanesi hukuk teorisi ve tarihi, diğeri de bilim ve sanat hakkında. Ölümünden sonra, 1795’te yayımlanan Essays on Philosophical
Subjects
muhtemelen ikinci tezinin bir kısmını kapsamaktadır.

Ulusların Zenginliği, ekonomi disiplinin ortaya çıkmasını ve aynı zamanda özerk ve sistematik hale gelmesini sağladığı için döneminde etkili bir eserdi. Batı dünyasında, konusundaki yayımlanan en nüfuzlu kitap olduğu söylenebilir. 1776’da piyasa çıktığında, İngiltere ve Amerika’da serbest ticaret anlayışı yaygınlaşmaktaydı; ve kitap ekonomik başarı için büyük külçe rezervlerinin önemli olduğunu savunduğu teori olan merkantilizme karşı klasik bir bildirge haline geldi. Bu dönemde Amerika’nın içinde bulunduğu, kurtuluş savaşı sonrasında ortaya çıkan fakirlik ve sıkıntılı koşullar, bu anlayışı doğurmuştur. Yine de kitap piyasa çıktığı dönemde, serbest ticaretin yararları konusunda herkes ikna olmamıştı: İngiltere halkı ve parlementosu merkantilizme uzun süre bağlı kalmıştır.

Ulusların Zenginliği, aynı zamanda, fizyokratik anlayışın toprağın önemini vurgulayışına karşı çıkıyordu. Smith bunun yerine işgücünün üstünlüğüne inanmaktaydı, ve işçi sınıfının (en:division of labor) üretimin artmasında etkili olacağını savunuyordu. Uluslar o kadar başarılı oldular ki, bu başarı eski ekonomik ekollerin terk edilmesine yol açtı. Thomas Malthus ve David Ricardo gibi ekonomistler Smith’in bugün klasik ekonomi olarak bilinen teorisini rafine etmeye yöneldiler ve bu zamanla modern ekonominin gelişmesini sağladı. Malthus, Smith’in nüfus fazlalığı konusundaki düşüncelerini geliştirdi. Ricardo “ücretlerin demir kanunu”na (en:iron law of wages), yani nüfus fazlalığının asgari geçim düzeyinin önününe geçeceğine inanıyordu. Smith, bugün daha doğru olduğuna inanılan, artan üretimle artan ücretler varsayımını önermişti.

Ulusların Zenginliği ‘nin ana konularından bir tanesi, serbest piyasanın her ne kadar karmaşık ve denetsiz gözükse de aslında sözde bir “görünmez el” tarafından doğru miktarda ve çeşitlilikte üretim yapmak için yönlendirildiğidir. Smith bu simgeyi The Theory of Moral Sentiments adlı kitabında daha önce kullanmış olsa da fikri ilk olarak Astronomi Tarihi adlı denemesinde kaleme almıştır. Örneğin, bir üründe üretim eksikliği olduğunda fiyatı artar ve bu durum ortaya bir kâr marjının çıkmasını sağlayarak başkalarını bu ürünü üretmeye teşvik eder ve nihayet kıtlığa son verir. Eğer pazara çok fazla üretici girerse, üreticiler arasındaki artan rekabet ve artan stok, yani arz, fiyatların üretim maliyetine düşmesini sağlayarak, ürünün “doğal fiyat”ına (ortalama piyasa fiyatı) ulaşmasına yol açar. Kâr oranı bu ortalama piyasa fiyatında sıfırlansa da mal ve hizmet üretimi için teşvikler ortadan kalkmaz çünkü bütün üretim masrafları, mal sahibinin işgücü de dahil, üretilenin fiyatına yansımaktadır. Eğer fiyatlar sıfır kâr oranının altına düşerse, üreticiler piyasadan çekilmeye başlarlar. Kâr oranları sıfırın üzerinde olduğu sürece üreticiler piyasaya girmeye devam edecektir. Smith, insanların harekete geçmelerini sağlayan nedenlerin, bencil ve açgözlü olmalarından kaynaklandığına inanıyordu. Bunun olumlu sonucu olarak da serbest piyasadaki rekabetin, fiyatların aşağıda kalmasını sağlayarak halkin tamamına faydalı olmasını gösteriyordu. Ona göre bu rekabet aynı zamanda çok çeşitli mal ve hizmet üretilmesini teşvik etmekteydi. Yine de, işadamlarına karşı dikkatli olunması gerektiğini ve tekelleşmenin yanlış olduğunu savunuyordu.

Smith, tüm gücüyle sanayi gelişimini engelleyen modası geçmiş devlet kısıtlamalarına saldırıyordu. Nitekim, ekonomik sürece olan çoğu hükümet müdahalesinin, gümrük vergileri (en:Tariff) de dahil, verimsizliğe ve uzun dönemde yüksek fiyatlara yol açtığını savunuyordu. Her şeyin oluruna bırakılmasını savunan bu “laissez-faire” teorisi, ileriki yıllarda, özellikle 19. yüzyılda, hükümetin koyduğu kanunları etkilemiştir. (Buna rağmen Smith hükümetin varlığına muhalefet değildi; ekonomi sektörünün dışındaki konularda faaliyet göstermesini savunuyordu. Örneğin, fakir yetişkinler için kamu eğitimi verilmesinin, özel fabrikalar için kârlı olmayan kurumsal sistemlerin, adli sistemin ve daimi bir ordunun taraftarıydı.)

b) Tam Rekabet

Smith yaşadığı dönemin bilimsel gelişimininde etkisiyle ekonomiyi doğa kanunlarının varlığıyla açıklamaya çalışmıştır. Görünmez el bu araştırmaların en önemlilerindendir. Smith’e göre iktisadi hayat bireycidir ve bu bireycilik insanların doğal yapısından kaynaklanmaktadır. Kişisel menfaat iktisadi hayat için itici bir güçtür. Kişi en az zahmetle en çok tatmine ulaşmaya çalışacaktır, doğası gereği. Bu amaçla, Smith, arz ve talep eşitliğini otomatik olarak gerçekleştiren fiyat mekanizması üzerinde duracaktır. Smith’e göre fiyatlar denge unsurudur. Smith’in denge fiyat unsurunu piyasa örneği ile açıklayalım: Üretim azalırsa fiyatlar yükselir, ekmek arzının azaldığını düşünün ihtiyacınız olan birim ekmeğe ulaşmak için daha çok çaba harcayacaksınız, bu artan çaba da ister istemez fiyatları arttıracaktır. Fiyatların yükselmesi firmaları daha fazla kar edeceklerini düşündüklerinden daha fazla üretim yapmalarına teşvik edecek ve arz talebe yaklaştığı sırada bir dengeye geleceklerdir, arz talebi aştığı sırada fiyatlar düşecektir bu da firmaların üretimlerini kısmasına sebep olacaktır, böylece hiçbir müdahale olmadan her şey bir dengeye gelecektir.

Tam rekabette kişiler ve firmalar kendi çıkarlarını en çoklaştırırlarken aynı zamanda toplumunda çıkarına hizmet ederler. Örnek olarak, tam rekabet ortamında fiyatlar düşer ve fiyatlar düşünce bundan tüketiciler yararlanır. Tam rekabet ortamında üreticiler ve tüketiciler arasında bir çıkar çatışması yoktur. Tam rekabet ortamında üreticiler ile tüketiciler üretim ve tüketim artıklarını eşit şekilde paylaşırlar.

Ancak, aşağıdaki etkenler tam rekabet ortamında kurulan dengeyi bozabilir:

1. Devletin vergilerini arttırması.

2. Üretim faktörleri’nin optimum bileşimlerinin bozulması, bazı mallarda nadirlik rantı yaratır(nadirlik rantı bir malın piyasada az olması ve mala olan talebin çok olmasından dolayı fiyatının maliyetinden yüksek olmasından dolayı elde dilen kardır).

3. Üreticilerin üretim kararlarında yanılma ve üretim kararsızlıkları.

4. Uluslararası ilişkilerin kısılması veya kopması.

5. Siyasal istikrarsızlığın artması.

c) Sermaye

Smith sermayeyi emeği arttıran her şey ve emeğin daha verimli çalışmasını sağlayan bir etken olarak tanımlar. Alet, makina, toprak, gübre… birer sermayedir. Smith’e göre sermayeye konacak bir vergi üretimi azaltacak böylece hem devletin hem de toplumun faydasını azaltacaktır.

A. Smith ilk defa sermayeyi ikiye ayırır: Sabit sermaye, değişen sermaye.

a- Sabit sermaye binalar, gayri menkuller, sabit makinalar ve aletler gibi. Bu sermaye elden ele dolaşmadan sahibine bir kar getirir.( sabit sermaye,hiç bir şekilde kar getirmez,sadece değerini parça parça üretilen metalara aktarır,bu metaların dolaşıma girmesiyle de değişim değerleri gerçekleşir ve böylece sabit sermayenin kullanılan kısmı tekrar sermaye sahibine kar getirmeden geri döner.

b- Değişken sermaye ise, hammadde, satılacak mallar gibi sahibine el değiştirmeden dolayı kar getirir. Nasıl ki para bir mal ile mübadele edilmedikçe bir fayda sağlamaz, mallarda el değiştirmedikçe fayda sağlamaz.(Değişen sermaye bölümüne sadece ücretler girer,hammaddeler vb. değişmeyen sermayenin döner kısmına aittir.)

Bir ülkenin yıllık brüt geliri, yıllık toplam hasılasına eşittir. Emek ülkelerin zenginliğini yaratan temel sermayedir. Üretim sermayeye(tasarrufa) bağlıdır. Sermaye oluşturmanın ilk aşaması para elde etmektir ve bu sermayenin oluşması da tasarrufla mümkün olur.

A.Smith’e göre tasarruf geciktirilmiş bir tüketimdir. Bu günün tüketimini yarına bırakmaktır. Smith’e göre bir ülkenin sermaye birikimi arttıkça zenginliği de artar.

d) Görünmez El

Adam Smith, bireyin ve toplumun iyiliği arasında nedensellik kurduğu Ulusların
Zenginliği
kitabında şöyle yazıyordu: “(Her birey) kendi çıkarı peşinde koşarken, sıklıkla, katkıda bulunmaya niyetleneceğinden çok daha etkin olarak topluma katkıda bulunur.”

Buna göre, herkesin bencil olduğu bir toplumda da uyum, bilinçli bir müdahale olmasa da, kendiliğinden oluşacaktır. Bu kendiliğindenliği sağlayan görünmez el, piyasa ilişkileridir.

Görünmez el ve piyasayı düzenleyen fiyatlar seviyesi, kaynakların en verimli şekilde kullanılmasına imkân sağlar.

Smith, doğal kanunların varlığını kabul etmekte ve iktisat konusunun bu kanunları keşfetmek olduğunu söylemektedir. Yani Smith, doğal düzenin kişisel çıkara göre oluşacağı inancındadır. bu bakımdan Smith’in doktirini fırsatçı (oportünist) ve gerçekçidir (realist).

e) Emek

Fizyokratların tersine toprak yerine insan emeğini servetin kaynağı olarak görür ve işbölümünün sağladığı teknik olanaklarla emeğin üretiminin ve dolayısıyla da milli gelirin artacağını savunmuştur.Smith’in teoriye en önemli katkısı tam rekabet altında kaynakların optimal(en verimli düzeyde) etkin dağılımı hakkında ilk analizi geliştirmiş ve artı değer kavramını Ricardo ile (kâr ile özdeş olduğu düşüncesiyle de olsa) birlikte kullanmış olmasıdır.İş bölümüne toplu iğne fabrikasını örnek gösterir.Bu örnekte, günde onlarla ifade edilecek sayıda üretim yapan bir fabrikanın iş bölümü sayesinde üretim sayısını nasıl binlere çıkardığını gösterir.

Ülkelerin serveti topraktan çok insan emeğine bağlıdır.Emek ülkelerin zenginliğini arttıran temel etkendir.

Emek özellikle iş bölümünde aktif rol oynar.Gelişmiş ülkelerde emeğin sermaye birikimini sağlamada önemli bir katkısı olmuştur.

Smith servetin kaynağının emek olarak savunduğuna göre,bir ülkenin yıllık emeği,bütün malları yaratan emek toplamıdır.Diğer anlamda,emek üç kesim için de geçerlidir.

f) Ücret

Smith’e göre her şey fiyata bağlıdır.Üretim miktarı,maliyetler her şey fiyatla ilgilidir. Faktörlerin dağılımı fiyatlara göre olur. Ücret bir fiyattır; emeğin bir fiyatıdır.Ücretler, işverenler ile işçiler arasında yapılan sözleşmelerle belirlenir. Ancak Smith, bu sözleşmelerde işverenlerin işçilerden daha baskın olduğuna dikkat çeker.İşverenler ücretleri düşürmek, işçiler ise yükseltmek ister. Smith’e göre ücretler işçinin ve ailesinin geçimini sağlayacak düzeydedir. Yüksek ücret işçi sayısını arttırır,düşük ücret azaltır. Her şeye rağmen tam rekabet koşullarında ücret asgari ücretin altına inmez.

Emek talebi arttığında,kısa dönemde emek nadir olduğundan ücretler artacaktır.Fakat ücretler ona ayrılan fonlara bağlıdır. Emek talebinin artması,milli gelirin gittikçe artmasına,bu da kişi başına düşen milli gelirin yani büyümenin olduğuna işarettir. Milli gelir arttıkça yükselen ücretler, ülkenin gittikçe zenginleştiğini gösteren bir göstergedir.

Bununla birlikte Smith’e göre ücret artışı doğumların ve nüfusun artışına sebep olacaktır, bu da bir yandan karları azaltacaktır.Ayrıca ücretlerin yükselmesi fiyatları arttırır.Smith bu konuda yanılmamıştır.Çünkü yayımladığı zaman göre nüfus azdı ve şuanda belirttiği gibi zamanında ücretlerin artışı ile nüfus patlaması yaşanmıştır ve artık insanlar ücretlere göre üremekten yavaş yavaş vazgeçmektedirler.

g) İş Bölümü (Division of Labour)

A.Smith’in Ulusların Zenginliği adlı kitabında en ünlü bölüm iş bölümüyle ilgili olan ilk bölümdür.18. yüzyılda yazılmış olmasına rağmen bugün için bile çok doğru gelmektedir.Smith bu bölümde iş bölümünün üretimi nasıl arttırdığını toplu iğne üretimiyle ilgili bir örnekle açıklar. Tek bir kişi,yapılması için on aşaması olan bir iğneden günde sadece on tane yapabilmektedir;fakat her aşamayı yalnızca bir kişi yapsa yani on kişi çalıştırsak bir günde üretilen iğne sayısı 4800’e çıkıyor;ama her biri her aşamayı yapsaydı sadece 100 iğne üretilecekti.Bu demek oluyor ki,iş bölümü iğne üretimini 48 kat arttırmış.Ayrıca işçinin belli bir aşamada uzmanlaşması o teknolojiyi kullanmanın yeni yolları bulunarak arttırılabilir,bu da daha hızlı üretime sebep olur.

Uluslararası bakımdan iş bölümü,dünyayı çok geniş bir atölye haline getirmiştir. Bu atölyede emek en elverişli yere gidecek,en az zamanı gerektiren faaliyetleri arayacaktır.İş bölümü üretimi arttıracağından dolayı piyasaların genişlemesini ve büyük piyasaları zorunlu kılacaktır.

A.Smith’in iş bölümünü kullanarak uluslararası iktisada en büyük katkısı Mutlak Üstünlük (absolute advantage) teorisi olmuştur.Bu teoriye göre bir ülke hangi malı daha ucuza üretiyorsa kaynaklarını o mala tahsis etmelidir;böylece üstün olduğu malda daha etkin üretim yapabilmektedir.Bu yolla tüm ülkeler birbirlerine muhtaç olmaktadır ama bu sayede üretim çok fazla artmaktadır.

Smith ”laissez-faire, laissez-passer” (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) ilkesini benimsemiştir. Üretim faktörlerinin bir kesimden diğerine serbestçe geçebilmesi gerekmektedir, bu geçişi sağlayan en önemli etken de fiyattır.

Devlet ekonomik hayata müdahale etmemelidir.Devletin müdahalesi özel sektörün üretemediği veya yapamadığı konularda olmalıdır;savunma, güvenlik, adalet gibi. Eğer devlet çok vergi alırsa, vergiler üretimi kısacağından dolayı ülke durgunlukla karşı karşıya kalabilir.Bu müdahale hem iç hem de dış ekonomi için geçerlidir.Eğer devlet vergilerle bir malın ithalatını azaltırsa bu, içeride o malın üretiminin tekelleşmesini arttırmaktadır.Uluslararası iş bölümünden yararlanmak için ürünlerin ülkeler arasında serbestçe mübadele edilmesi gerekir.

Ekonomik hayat mal ve hizmet üretimi olduğu için,Smith üretime önem vermiştir.Üretimin artırılması emeğin verimine bağlıdır.Verimlilik artışı iş bölümü,tam rekabet, iktisadi hürriyet,tasarruf ve sermaye birikimi ile mümkündür.

h) Para

A.Smith’e göre para bir mübadele aracıdır.Üretim arttıkça mübadele edilecek daha fazla mal olacağından daha fazla paraya ihtiyaç duyulacaktır.Bir ülkenin fazla parasının olması servet artışı olduğunu göstermez;fazla para oluşu fiyatlar genel düzeyini arttırır.

Piyasada fazla para bulunması,servet artışını simgelemez.Aksine ülkedeki fazla para insanların ellerindeki parayı arttıracağından ötürü, genel olarak fiyatlarda bir artış olacak, bir ailenin geçimi için daha çok para gerekecek ancak fiyatların ve ödenen ücretlerin artmasından ötürü ülkenin servet varlığında herhangi bir etkiye yol açmayacaktır.

Smith’e göre paranın değeri de öbür malların değeri gibi ölçülür.Değer emeğe bağlıdır.Malın da paranın da değeri ona harcanan emeğe bağlıdır.

Bu sebeplerden dolayı emek mübadele değerinin gerçek ölçütüdür.Yani sonuç olarak malların mübadele edilmesi aynı zamanda emeğin mübadele edilmesi anlamına gelmektedir.Emek değeri kendine eşit emek değeri ile değiştir(il?)ecektir.Bu bakımdan bakıldığında gerçekten mübadele edilen altın,gümüş,para,döviz değil emektir.Güçlükle elde edilen mallar pahalı,az emek harcanarak üretilen mallar ise daha ucuz olur.

i) Teorileri

Fiyat Teorisi

Adam Smith’e göre bir real fiyat bir de nominal fiyat vardır.Real fiyat malın elde edilmesinde yapılan masraflardır;emeğe bağlıdır;uzun dönemde tüm mallarda real fiyat geçerlidir yani emeğe bağlıdır.Nominal fiyat ise kısa dönem içerisinde arz ile talep dengesinin değişmesinden veya piyasa koşullarının değişmesinden kaynaklanan fiyattır.

Piyasa fiyatı;malın miktarı ve bu malı alabileceklerin talebi ile
oluşur.Burada iki terimin ayrımı yapılmalıdır:efektif talep,malı veya hizmeti ödeme durumunda olanların talebidir. Mutlak talepten ayrılır;mutlak talep,mala veya hizmete sahip olma arzusudur.

Bir mala olan efektif talep artarsa o malın fiyatı yükselecektir;fakat piyasa fiyatı yüksek olduğundan dolayı firmalar o malda yüksek kar olduğunu düşünüp piyasaya girecektir;bu,firma sayısı artışı dolayısıyla arzı artıracak arz artışı efektif talep artışı ile dengeye gelecek ve fiyatlar düşecektir.Ayrıca bu olayın tam tersi de söz konusudur.

Smith arz ve talep dengesinin tarım ve sanayi kesiminde değiştiğini vurgulamaktadır. Tarım kesimi genellikle geçen yılların fiyatlarına (göre?) arzlarını belirlemektedir.Fakat,sanayi sektöründeki fiyat değişiklikleri arza ve talebe daha çabuk etki etmektedir.

Rant Teorisi

Adam Smith beş türlü ranttan bahsetmektedir:

  • a-Net hasıla

  • b-Topraktan üretim yapabilmek için toprak sahiplerine verilen bedel kira(rent).

  • c-Toprak sahiplerinin monopolcü durumlarından dolayı elde ettikleri kar:Bu anlayış 2. anlayışla benzerlik gösterir.

  • d-Piyasalara uzaklık rantı etkiler:Piyasalara yakın toprakların kirası yüksek,uzak yerlerin düşüktür.

  • e-Nadirlik rantı:Nadirlik rantı bir malın piyasada az ama talebinin yüksek olmasından dolayı mala harcanan emeğe göre fiyatının yüksek olmasından dolayı elde edilen kardır.

    Emek Değer Teorisi

    A.Smith’e göre bir malın iki çeşit değeri vardır. Birincisi o malın kişiye sağladığı fayda, ikincisi o malın başka mallarla mübadele değeri.

    Birinci değeri genelde kişiden kişiye değişir,her kişinin verdiği değere bağlıdır ve toplum açısından hesaplanması zordur.

    İkinci (mübadele) değeri, bu malın diğer mal birimleriyle mübadele edilen miktarına eşittir. Değer o malın elde ediminde harcanan emeğe bağlı olduğuna göre,mübadele edilen mallar değil emektir.Emek mübadele değerinin ölçüsüdür.

    Bazen en faydalı malların mübadele değerleri çok, az faydası olan malların ise mübadele değerleri fazla olabilir.Buna en iyi örnek su ve elmastır.Suyun faydası elmasın sağladığı faydadan çok daha fazladır ama elmas suya göre çok daha pahalıdır.Çünkü elmasın elde edilmesinde çok büyük emek harcanmış ve mübadele değerini yükseltmiştir.Ayrıca nadirlik rantından da söz edebiliriz.

    Klasik Makro İktisat Teorisinin Temel Varsayımları

    1-Ekonomik analizde uzun dönem esas alınmaktadır.

    2– Ekonomi daima ve kendiliğinden tam istihdam seviyesinde dengededir. Ekonominin tam istihdam seviyesindeki dengesi kararlı bir dengedir. Yani, ekonominin tam istihdam seviyesindeki dengesi, dışsal bir arz veya talep şoku ile bozulduğunda, ekonomiyi kendiliğinden tam istihdam seviyesine döndürecek bir piyasa mekanizması mevcuttur. Ekonomide istek dışı işsizlik ortaya çıkamaz. Eğer çalışmayan kimseler varsa, bu onların kendi arzuları ile çalışmamayı tercih etmiş oldukları anlamına gelir.

    3-Firmalar ve tüketiciler rasyonel yani akılcı davranırlar. Firmalar karlarını tüketiciler de faydalarını maksimize etmeye çalışırlar.

    4– Mal piyasası, işgücü piyasası ve ödünç verilebilir fon piyasasından meydana gelen bütün piyasalar tam rekabet şartlarına sahiptir. Eksik rekabet piyasaları kabul edilmemektedir.

    5– Firmalar ne kadar mal üreteceklerine ve tüketiciler ne kadar mal satın alacaklarına, mal piyasasında oluşan tam esnek fiyatlara göre karar verirler. Fiyatların tam esnek olması, mal piyasasında mal arzı mal talebini aştığında fiyatların düşmesi ve mal talebi mal arzını aştığında fiyatların yükselmesi demektir.

    6– İşçiler ne kadar çalışacaklarına ve işverenler, yani firmalar ne kadar işçi çalıştıracaklarına, işgücü piyasasında oluşan tam esnek reel ücretlere göre karar verirler. Reel ücretlerin tam esnek olması, işgücü arzı işgücü talebini aştığında reel ücretlerin düşmesi ve işgücü talebi işgücü arzını aştığında reel ücretlerin yükselmesi demektir.

    7– Klasik modelde reel sektör ile parasal sektör birbirinden ayrılmıştır. Reel sektör ile parasal sektörün birbirinden ayrılmasına Klasik Dikotomi (ikiye bölünme) İlkesi denir. Klasik dikotomi ilkesine göre, ekonomide parasal sektör ile reel sektör birbirinden ayrılmıştır. Parasal değişkenlerin değerlerinde ortaya çıkan değişmeler, reel değişkenlerin değerlerini etkileyemez. Mesela bir parasal değişken olan para arzının artması veya azalması; ekonominin istihdam ve üretim gibi reel değişkenleri üzerinde hiçbir etki yapmaz. Reel değişkenler parasal değişkenlerden etkilenmediğine göre, Klasik makro iktisat teorisinde para nötr, yani yansızdır.

    8– Klasik makro iktisat teorisine göre, ekonomide esas olan mallarla malların değiştirilmesidir. Bu bağlamda para sadece alışverişleri kolaylaştıran bir aracıdan ibarettir. Ekonomide para bulunmasa bile, takas yoluyla alışverişler devam eder. Bu nedenle para, reel ilişkilerin üzerini kapatan bir örtüdür ve para önemsizdir.

    9– Firmalar ve tüketiciler, piyasa şartları ile ilgili olarak tam enformasyona sahiptirler. Firmaların ve tüketicilerin üretime ve alışverişe başlamadan önce piyasa şartları ve fiyatlar hakkında her şeyi bildikleri varsayılmaktadır.

    10- Firmalar ve tüketiciler, gelecekle ilgili olarak istikrarlı ve durağan bir beklentiye sahiptirler. Buna göre firmalar ve tüketiciler, gelecekle ilgili tahminlerini ekonominin değişkenlerinde yıldan yıla büyük değişmelerin ortaya çıkmayacağı varsayımına göre yaparlar.

    Toplam Arz

     1-Say Yasası

    Klasik sitemin arz yanını Say Yasası’yla açıklayabiliriz. Say Yasası ya da geleneksel adıyla Mahreçler Yasasını Fransız iktisatçı Jean Baptist Say ortaya atmıştır. Bu tasa aslında malların mallarla takas edildiği bir ekonomik sistem çerçevesinde analizi yürütmektedir. Bu nedenle ekonomide sanki para yokmuş gibi düşünülmüştür. Bu durumda insanların satın alma gücünü para değil diğer mallar belirlemektedir. Bir mal üretildiği zaman yalnızca bir arz yapılmış olmaz aynı anda aynı miktarda talepte yaratılmış olur. Başka bir deyişle piyasaya mal ve hizmet arz eden herkes aynı zamanda onlara eş değer diğer mal ve hizmetlerden satın alacaktır. Başka şekilde ifade edersek her mal kendi mahrecini (satış olanağını)yaratacaktır. O halde Say Yasası’na göre bir ekonomide eksik istihdam diye bir şey olamaz. Fiyat düzeyi ne olursa olsun ekonomi her zaman tam istihdamda çalışır. Bu nedenle toplam arz eğrisi düşeydir.

    2-Tasarruf Yatırım ve Faiz Teorisi

    Say Yasası kazanılan gelirlerin derhal ve tamamen harcanacakları varsayımına dayanmaktadır. Ancak insanlar elde ettikleri gelirleri derhal ve tamamen harcamadıkları da bir gerçektir. Normal olarak insanlar gelirlerinin bir kısmını para olarak tasarruf ederler. Bu durumda insanlar piyasaya arz edilenden daha az mal satın alacaktır. Bu durumda piyasada toplam talep toplam arzdan az olacak bir diğer deyişle genel talep yetersizliği ortaya çıkacaktır. Talep yetersizliği, mallarını satamayan üreticileri üretimlerini kısmaya zorlayacaktır. Toplam üretim miktarının bu şekilde daralması Say Yasası’nın işlenmemesi bir diğer deyişle ekonomik faaliyet hacminin tam istihdam düzeyinin altına düşmesi anlamına gelmektedir.

    Say Yasası’nın bu şekilde ortaya konan yetersizliğini, para şeklinde yapılan tasarrufların, girişimciler tarafından borç alınarak, yeniden yatırım harcamaları şeklinde piyasaya döndüğünü kanıtlayarak gidermek mümkündür. Klasik sistemde insanlarla ilgili olarak yapılan rasyonellik varsayımı insanların paralarını yastık altında saklamalarına (insanların ihtiyaçlarından fazla parayı yanlarında tutmalarına gömüleme denir) engel oluşturmaktadır. Çünkü rasyonel olarak davranan bir insanın parasını gömülemesi mümkün değildir. İnsanlar tasarruflarını kendilerine faiz geliri getirecek şekilde değerlendirirler. İşte klasik sitemde bu işlevi faiz teorisi yerine getirmektedir.

    3-Klasik Ücret Teorisi

    Klasikler gayri iradi işsizliği kabul etmemektedir, işsizlerin işsiz kalmalarını olmadığı için değil, yeteri kadar düşük ücretle çalışmak istememelerinden kaynaklanmaktadır.

    Toplam Talep

    Miktar teorisi

    Klasik toplam talebin temelini değişim denklemi oluşturmaktadır. Değişim denkleminin birçok biçimi vardır. Bunlar arsında en çok kullanılanı M.V=P.y dir. Eşitlikte M para miktarını, P fiyatlar genel düzeyini, V paranın dolaşım hızını, y ise geliri göstermektedir.

    Değişim denkleminden Klasik Miktar Teorisi geliştirilmiştir. Miktar teorisi ekonomideki fiyatlar genel düzeyinin (P) para arzına (M) bağlı olduğunu ileri sürer. ( P=f(M))  Klasik iktisatçılar enflasyon analizlerini miktar teorisine dayandırmaktadırlar. Para miktarı arttıkça, fiyatlar da artacaktır. Bu teoriye göre enflasyonun nedeni doğrudan para artışıdır.

    Bu makalede aşağıda yer alan kaynaklardan dolaylı veya direkt olarak
    faydalanılmıştır. Aşağıda yer alan kaynaklarında incelenmesi faydalı olacaktır.

    Kaynaklar:

    Anonim, 2015, http://x3nnotlar.blogspot.com.tr/2013/02/klasik-ve-keynezyen-ekonominin-temelleri.html, x3nnotlar, [Ziyaret Tarihi:22.12.2015]

    Anonim, 2015, https://tr.wikipedia.org/wiki/Adam_Smith, İktisadi.Org,  [Ziyaret
    Tarihi:22.12.2015]

    Özçam, M., 2015, http://www.iktisadi.org/klasik-iktisat-ve-gelisim-sureci.html, İktisadi.Org,  [Ziyaret Tarihi:22.12.2015]

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*